#RıhleKitap Serdar Demirel Hocanın günümüz meselelerini yorumladığı eser!

Yerelden Küresele Ahlaki Duruşumuz
Yazar:  Serdar Demirel

Yerele ve küresele taalluk eden birçok konuda farklı zaman dilimlerinde özetle de olsa görüşlerimi yazdım ve onları elinizde bulunan kitapta biraraya toplamış bulunuyorum.

Kitabın ismini “Yerelden Küresele Ahlâkî Duruşumuz” koydum. Bendeniz ahlâkî duruşumuz derken bunu İslâmî duruşumuz anlamında kullanıyorum. Zira İslâm’ın bütün öğretilerine aşkın ahlâkî değerlerin mündemiç olduğuna kuşku yoktur.  

Malûm, ülke ve dünya gündemi çok hızlı değişiyor. Bu değişimlerin coğrafyamız ve insanımız hesabına ne ifade ettiği, bîgane kalabileceğimiz bir durum değildir elbette. Modern hayatta birbiriyle bağlantısız gözüken ama bağlantılı birçok meseleyi sâbiteler perspektifinden yorumlamaya çalıştım hep. Bu meyanda diyebilirim ki; birbirinden farklı gibi gözüken yazılar, aslında birbirini tamamlayan bir bütünlüğe sahip.

Bir diğer ifadeyle, yazılanlar, farklı meseleler üzerinden aynı kalemin bir düşünsel bütünlük içinde varoluşun anlamına dair bakışının ürününü yansıtmaktadır.

Esere buradan ulaşabilirsiniz: bit.ly/SerdarDemirel
Reklamlar

#RıhleKitap Fıkıh Okumaları – ŞEVVAL ORUCU MEKRUH MU?

https://i0.wp.com/i.cnnturk.com/c/q/i/80/1280x720/53b1078668f7321204cc2e62.jpg

Soru: Malum olduğu üzre Şevval ayında oruç tutmanın faziletiyle ilgili hadis-i şerif var. Yalnız ben Celal Yıldırım hocanın Kaynaklarıyla İslam Fıkhı 2. cilt sayfa 217′de şöyle bir ibareye rastladım:

“İmam Ebu Hanife’ye göre, ister üstüste,ister dağınık vaziyette şevval ayından alti gün oruç tutmak mekruhtur…”

Sevgili Hocam size sorum;

1- Konuyla ilgili hadisi şerifi ve yukarıdaki ibareyi okuduğumuzda bu konuyu nasıl anlamamız gerekir?

2- Acaba Şevval (orucu)ile ilgili hadis-i şerifin kaynağı zayıf da onun için mi İmam-ı Azam Ebu Hanife Hz.’leri böyle bir sonuca varmıştır?

3- İmam-ı Azam Hz.’leri bu hadis-i şerifin varlığından haberdar değildi; bu mümkün mü?

Cevap: Şevval orucunun faziletiyle ilgili hadisler Müslim (“Sıyâm”, 204), Ebû Dâvûd (“Sıyâm”, 58), et-Tirmizî (“Savm”, 52), en-Nesâî (es-Sünenu’l-Kübrâ, II, 162 vd.), İbn Mâce (“Sıyâm”, 33), Ahmed b. Hanbel (III, 308, 24, 44, IV, 417, 9, V, 280), ed-Dârimî (“Savm”, 44), et-Tahâvî (Şerhu Müşkili’l-Âsâr, VI, 119 vd.), İbn Hibbân (VIII, 396 vd.) ve daha başkaları tarafından Hz. Aişe, Ebû Eyyûb el-Ensârî, Sevbân, Câbir b. Abdillah, el-Berâ b. Âzib, Ebû Hureyre ve İbn Abbas (r.anhum)’dan rivayet edilmiştir. Bir kısmı zayıf, bir kısmının da senedinde “muhtelefun fih” (bazı Hadis otoriteleri tarafından ta’dil, bazıları tarafından ise taz’if edilmiş) raviler var ise de, bu kusurlardan hali bulunan senetleri de vardır.

Ali el-Karî, el-Cezerî’den, şöyle dediğini nakleder: “Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) rivayetinin sıhhatinde şüphe yoktur. (…) Hafız Ebû Muhammed Abdulmü’min b. Halef ed-Dimyâtî bu rivayetin tariklerini toplamış ve çoğu sika ve Hadis hafızı olan yaklaşık otuz kişinin onu Sa’d b. Sa’îd’den aktardığını tesbit etmiştir. Bu hadisin naklinde Sa’d’a, kardeşi Abdurabbih, Yahya, Safvân b. Süleym ve daha başkaları mütabaat etmiştir…”

el-Karî sözlerini şöyle sürdürür: “Mîrek şöyle der: “Ebû Hureyre hadisini el-Bezzâr ve et-Taberânî rivayet etmiştir; senedi hasendir. el-Münzirî, bu rivayetin el-Bezzâr tarafından nakledilen tariklerinden birinin sahih olduğunu söylemiştir. Câbir hadisini et-Taberânî, Ahmed b. Hanbel, el-Bezzâr ve el-Beyhakî rivayet etmiştir. Sevbân hadisini İbn Mâce, en-Nesâî, İbn Huzeyme –Sahîh’inde– ve İbn Hibbân rivayet etmiştir. (…) İbn Abbâs hadisini et-Taberânî, Ahmed b. Hanbel, el-Bezzâr ve el-Beyhakî rivayet etmiştir. Hz. Aişe hadisini ise et-Taberânî rivayet etmiştir.” (Mirkâtu’l-Mefâtîh, IV, 545-6)

İmam eş-Şâfi’î, Ahmed b. Hanbel ve Dâvûd ez-Zâhirî bu rivayetleri esas alarak Şevval ayında 6 gün oruç tutmanın müstehap olduğunu söylemiştir. İmam Mâlik ve bir kısım kaynaklara göre İmam Ebû Hanîfe ile İmam Ebû Yusuf bunun mekruh olduğu görüşündedir.

Yine bu kaynaklara göre İmam Ebû Hanîfe bu orucun, peşpeşe tutulmasıyla ara verilerek tutulması arasında herhangi bir fark gözetmeksizin, her iki halde de mekruh olduğunu söylerken İmam Ebû Yusuf, peşpeşe tutmanın mekruh olduğunu, ara verilerek tutulmasının ise mekruh olmadığını söylemiştir.

İmam Mâlik, el-Muvatta’da (“Sıyam”, 22), Selef’ten herhangi bir kimsenin Şevval orucu tuttuğu konusunda kendisine herhangi bir haber ulaşmadığını, ilim ehlinin de bunu mekruh gördüğünü, Ramazan orucuna eklenerek bid’at bir uygulama haline getirilmesinden endişe ettiğini söylemiştir.

İbn Abdilberr (el-İstizkâr, X, 259) Şevval orucunun faziletiyle ilgili hadisi birkaç tarikten zikrettikten sonra İmam Mâlik’in onunla amel etmemesinin sebebi konusunda mütereddit bir tavır sergiler. Yukarıda belirttiğim sayfada, önce bu hadisin İmam Mâlik’e ulaşmadığını söyler. Ancak ilerleyen satırlarda İmam Mâlik’in Medine’li ravi Ömer b. Sâbit kanalıyla gelen bu hadisten ve Şevval orucunun faziletinden habersiz olmadığını, sadece devamlı tutulması halinde cahillerin farz zannedebileceği endişesiyle onu mekruh gördüğünü ileri sürer. Ardından, mezkûr Ömer b. Sâbit’in İmam Mâlik nazarında rivayetlerinin tamamı itimada şayan bir ravi olmaması sebebiyle bu rivayete güvenmemiş olabileceğini belirtir ve sözlerini şöyle bağlar: “İmam Mâlik bu hadisten habersiz de olabilir. Eğer ondan haberdar olsaydı, gereğince hükmederdi; vallâhu a’lem.

ez-Zürkânî de el-Muvatta üzerine yazdığı şerhte (II, 271) birkaç ihtimal üzerinde durur ve bu hadisin İmam Mâlik’e ulaşmamış olabileceğini, ulaştığı halde sübutu konusunda olumsuz kanaat taşımış olabileceğini, hadisin hilafına amel edildiğini görmüş olabileceğini yahut da bu orucu Ramazan bayramından hemen sonra (ara vermeden) tutmanın kerahetini kasdetmiş olabileceğini söyler.

Hanefî ulemanın İmam Ebû Hanîfe ile İmam Ebû Yusuf’un görüşü hakkında söyledikleri de Mâlikî ulemanın İmam Mâlik’in görüşü hakkındaki bu ve benzeri tevilleri ile hemen hemen aynı minvaldedir.

Şevval orucunun mekruh olduğu konusunda İmam Ebû Hanîfe ve İmam Ebû Yusuf’tan nakledilen görüş hakkında bir noktaya dikkat çekmemiz gerekiyor:

İmam Muhammed’in eserleri, es-Serahsî’nin el-Mebsût’u, el-Hidâye ve benzeri temel eserlerde Şeyhân’ın Şevval orucu hakkındaki bu hükmüne rastlanmamaktadır.

Reddu’l-Muhtâr’daki (II, 435) bir kayda göre bu meseleyi Tahrîru’l-Akvâl fî Savmi’s-Sitti min Şevvâl adlı risalesinde detaylı bir şekilde ele almış olan allame el-Kasım b. Kutluboğa’nın ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla bu görüşü İmam Ebû Hanîfe’ye ilk nisbet eden kişi et-Tebânî (Ya’kûb b. Celâl?)’dir. Ancak İbn Kutluboğa buna itiraz eder ve mezhebin temel kaynaklarında böyle bir nisbetin bulunmadığının altını çizer. (Reddu’l-Muhtâr’ın belirttiğim yerinde zikredildiğine göre, el-Merginânî’nin et-Tecnîs’inde, kerahet görüşü isim verilmeden “bazı ulema”ya nisbet edilmiştir.) Alâuddîn es-Semerkandî’nin Tuhfetu’l-Fukahâ’sı (II, 343-4), el-Kâsânî’nin –bu eserin şerhi olan– Bedâi’u’s-Sanai’i (II, 980)gibi nisbeten erken dönem kaynaklarında kerahet görüşünün sadece İmam Ebû Yusuf’a nisbet edilmesi de İbn Kutluboğa’nın tesbitini destekleyen bir husustur.

İbn Kutluboğa’nın bu risalesine vakıf olamadığımız için meseleyi oradan tahkik etme şansımız ne yazık ki yok. Bu görüşün İmam Ebû Hanîfe’ye nisbetini doğru kabul ederek konuşacak olursak (tekraren belirtelim, İmam Ebû Yusuf’a nisbet edilen, Şevval orucunun mutlak keraheti değil, ara vermeden tutulmasının mekruh olduğu görüşüdür), ya ilgili hadisin kendisine ulaşmamış olduğunu veya avam-ı nasın, Şevval orucunu Ramazan orucu gibi farz zannedip ona eklememesi ya da Ramazan bayramı günü oruç tutulmaması için –ki yasaklanmıştır– böyle bir hüküm verdiğini söylememiz gerekiyor.

Nitekim yukarıda adını zikrettiğim eserinde Alâuddîn es-Semerkandî şöyle der: “Hz. Peygamber (s.a.v), “(Ramazan) ay(ın)dan bir veya iki gün önce oruç tutmayın. Ancak birinizin (mutad veçhile tutageldiği) orucu (bu zamana) denk gelirse başka” buyurmuş olduğu için Ramazan’dan bir veya iki gün önce oruç tutmak –hangi oruç olursa olsun– mekruhtur. Buradaki kerahet, bu orucu tutmak alışkanlık haline getirildiğinde, (avamda) Ramazan orucuna ilave edilmesi gerektiği kanaati oluşabileceği endişesine dayanmaktadır. Bu sebeple İmam Ebû Yusuf, tatavvu olan altı gün Şevval orucunun Ramazan’a bitiştirilmesinin mekruh olduğunu söylemiştir.”

Son bir ihtimal de, İmam Ebû Hanîfe’nin, Şevval orucu ile ilgili rivayetleri kendi kriterleri doğrultusunda itimada şayan bulmamış olabileceğidir.

Yazıyı bitirmeden bir noktaya daha dikkat çekelim:

Bir an için Şevval orucunun İmam Ebû Hanîfe tarafından mekruh görüldüğü naklinin doğru olduğunu farz edelim. (Bu görüşün İmam Mâlik’ten naklinde, bizzat el-Muvatta’da kendi ağzından verildiği için herhangi bir şüphe söz konusu değil.) Gerek Hanefî, gerekse Mâlikî ulemanın, mezhep imamlarından sabit olan bir meselede imamın görüşünü terk edip hadisin hükmüne dönmüş ve Şevval orucunun mendup/müstehap olduğunu söylemiş olması, mezhepler içindeki “tahkik” faaliyetinin biteviye devam ettiğini gösteren çarpıcı bir örnek olarak değerlendirilmelidir.

Daha önce de birkaç kere değinmiştim; mezhep dediğimiz sistem, günümüzde yaygın olarak iddia ve zannedildiği gibi belli bir dönemde oluşup kemikleşmiş bir yapıyı ifade etmediği gibi, “mezhep ehli” ulema da “kör taklid”e saplanmış değildir. Tahkik ehli alimler vasıtasıyla devamlı surette gözden geçirilip içtihadların “tenkih” edildiği bu sistemde “müfta-bih” olan ve olmayan kaviller birbirinden titizlikle ayrılmıştır. Mezhepleri dinamik yapılar halinde yüzyıllar ötesine taşıyan da işte bu faaliyetlerdir.

Şeyhân’ın içtihadının özellikle müteahhirun tarafından mercuh bulunması ve Şevval orucunu peşpe tutmanın da aralıklı tutmanın da mekruh olmadığını “kavl-i muhtar” olarak vurgulanması mutlaka bu nokta-i nazardan da değerlendirilmelidir…

Ebubekir Sifil – Milli Gazete – 30 Kasım 2004

#RıhleKitap Fıkıh Okumaları – İHTİLAFLI MESELELER VE KARDEŞLİK HUKUKU (Kola Meselesi)

https://i2.wp.com/www.nildemirsigorta.com/images/tokalasma.jpg 

Ebubekir Sifil | Soru

Coca Cola haram diye bir fetva vermişsiniz, Hüseyin Avni Hoca, Mehmet Talu Hoca vs.’nin de aynı fetvayı verdiklerini biliyoruz. Bu konuda Diyobend alimlerinin de fetvaları var. Büyük Müfti İbrahim Desai ve başka Diyobendilerin fetvalarında görüyoruz ki, onlar Coca Cola haram değildir diyorlar. Alkol olsa bile, Siyonizme yardım etse bile, bu fıkhî açıdan Cola’yı haram etmiyor onlara göre. Hem Darul Ulum Diyobend’de Coca Cola’nın içildiğini gördük. İngiltere’de Darul Ulum’da okumuş alimler, büyük müftilerin Coca Cola içtiğini ve içilmesine helal dediklerini söyledi. Bu olsa olsa ihtilaf konusu değil mi? Diyobend’in Fıkıhda ne kadar güçlü olduğunu biliyoruz. Bazıları (bunu söylediğimiz için) bizim Peygambere ihanet ettiğimizi söylüyorlar; Coca Cola içtiğimiz zaman İslam’a hain olarak nitelendiriyorlar.

Cevap

Kola meselesine iki açıdan yaklaşmıştım:

1. Kola’ya (ve daha genelde gazlı içeceklere) çözücü olarak katılan alkolün, bu işlemden sonra mahiyet değiştirip değiştirmediği; başka bir maddeye dönüşüp dönüşmediği. Eğer bu işlemden sonra alkol tepkimeye girip alkol olmaktan çıkıp bir başka maddeye dönüşüyorsa kola (ya da söz konusu hangi içecek ise o) haram olmaz.

Kola’ya katılan alkol –çok düşük oranda da olsa– “alkol” olma özelliğini kaybetmeden varlığını sürdürüyorsa, “çoğu sarhoş eden şeyin azı da haramdır” ilkesi/hadisi gereği kolanın içilmesinin haram olduğunu söylememiz gerekir. Bu durumda “Bir kimse litrelerce kola içse bile yine sarhoş olmaz; dolayısıyla içindeki az miktar alkol sebebiyle kolanın haram olduğunu söylemek doğru değildir” denemez. Çünkü burada dolaylı da olsa “az miktardaki alkolün içilmesinin haram olmadığı” söylenmiş olmaktadır. Allahu a’lem burada doğru olan, içeceğin fiilen “en fazla ne kadar içilebildiğini” değil, ilkesel olarak “çok miktarda içilmesi halinde sarhoş edip etmeyeceğini” esas almaktır.

2. Diyelim ki içeceğe çözücü olarak katılan alkol, girdiği tepkime sonucu özelliğini kaybediyor ve alkol olmaktan çıkıyor. Bu durumda o içeceğin “li aynihî” (sırf kola, gazoz vs. olduğu için) haram olduğu söylenemez.

Bu noktada geriye belli bir kola markasının İsrail’e yardım ettiği gerekçesiyle haram olarak nitelendirilip nitelendirilemeyeceği sorusunun cevabı kalıyor.

Mukaddes beldede fiili bir savaş yürüten, varlığını işgal ve teröre borçlu olan ve hatta hayatı işgal ve terör üzerine bina etmiş olan terörist İsrail devletine yardım eden firmaların ürünlerini satın almanın, oradaki işgal, terör ve insanlık dışı uygulamalara destek vermek anlamına geleceği, ayrıca delillendirilmeye ihtiyaç göstermeyecek kadar açık bir meseledir. Hiçbir aklı başında müslümanın böyle hassas bir meselede “Ben verdiğim paranın nereye gittiğine bakmam; satın aldığım maddenin “li aynihî haram olup olmadığına bakarım” deme aymazlığına düşeceğini sanmıyorum.

Dolayısıyla Diyobend ulemasından nakledilen fetva şayet doğruysa, yani onlar gerçekten öyle bir fetva veriyorsa, şu noktaların açıklığa kavuşturulması lazım:

1. Diyobend uleması Coca Cola’nın İsrail’e yardım eden bir firma olmadığı şeklinde bir bilgiye mi sahiptir?

2. Eğer onlar da bu firmanın İsrail’e yardım ettiğini kabul ediyorsa, o zaman fetvayı sadece tüketilen maddenin “li aynihî” haram olup olmadığı noktasına bakarak ve İsrail’le ilişkisinden sarf-ı nazar ederek mi veriyorlar?

Bu iki nokta aydınlatılabilirse Diyobend fetvası üzerinde daha rahat konuşabiliriz.

Ala külli hal, şu anda bu mesele üzerinde ihtilaf edildiği açık. Böyle durumlarda mü’minlerin, birbirlerine karşı gözetmeleri gereken hukuku ihlal edecek davranışlardan uzak durması gerekir.

Yıllar önce “Mezhep Meselesi ve Fıkhî İhtilaflar” adıyla bir kitap tercüme etmiştim. Şu anda mevcudu tükenmiş olan bu kitapta müellifin (Ebu’l-Feth el-Beyânûnî), yer verdiği bir bölüm konumuz açısından gerçekten önemli. İhtilaflı meselelerde mezhep imamlarımızın ve ulemamızın nasıl davrandığını ve bize ne tavsiye ettiğini izah eden bu bölüm, en az fıkhî ihtilafların sebep ve mahiyeti kadar önemli.

İnşaallah bu kitabın yeni baskısı RıhleKitap yayını olarak Ramazan’da okuyucuya arz edilmiş olacak. Meselenin oradan okunmasını tavsiye ediyorum. (Editör Notu: Bahsedilen kitaba buradan ulaşabilirsiniz.)

Milli Gazete – 07 Temmuz 2011

Yazının özgün kaynağına buradan ulaşabilirsiniz.

#RıhleKitap Fıkıh Okumaları – CUMA NAMAZI VE ZUHR-İ AHİR

https://i2.wp.com/in-islam.com/wp-content/uploads/2012/11/mosque-is-original-place-prayer.jpg

Ebubekir Sifil | Soru: “Cuma namazı farz iken öğle namazı kılınır mı? Öğle namazı kılınırken cuma namazı kılınır mı? (…) Madem cuma namazı kılınabilir, neden cuma namazından sonra zühr-ü ahir namazı kılıyoruz? Bunu çoğu alim “Cuma namazı kabul edilmeyebilir, o yüzden kılınmalı” diye yorumluyor. Madem cuma namazı farz değil, neden kılınıyor? Yok cuma namazı farz ise o zaman neden zühr-ü ahir namazı kılınıyor?”

Cevap: Sorunun, “Cuma namazı farzken öğle namazı kılınır mı?” kısmını şöyle anlıyorum: Bir kimsenin üzerine Cuma namazı farz iken o kimse Cuma namazını kılmayıp, yerine öğle namazını kılabilir mi?

Anladığım doğruysa, cevabım “elbette hayır” olacak. Bir kimse meşru bir özrü bulunmadığı halde Cuma günü öğle namazını kılmakla yetinse ve Cuma namazını kılmasa, kıldığı namaz sahihtir; ancak Cuma’yı kılmadığı için günahkâr olur. Ancak bu kimse öğleyi kıldıktan sonra camiye giderek Cuma namazını da eda etse, önceden “öğle namazı” diye kıldığı namaz nafile yerine geçer.

Ancak yolculuk, hastalık vb. meşru bir sebeple üzerine Cuma namazı kılmak farz olmayan bir kimse, öğle namazını kılmakla müktelleftir. Onun yerine yine de Cuma’ya gitse, üzerinden öğle namazının farziyeti kalkar.

Sorunun ikinci cümlesi de pek açık değil. Ama muhtemel anlaşılma şekillerini dikkate alarak hepsine birden şöyle cevap verebilirim: Üzerine Cuma kılmak farz olan kimseler Cuma kılarken, yukarıda değindiğim türden meşru özrü olan kimse(ler) de tabii olarak öğle namazını kılacaktır. Ancak soruda eğer muayyen bir şahıs kastediliyorsa, o zaman durum değişir.

Bu kimse, esasen üzerine Cuma kılmak farz olan biri ise, elbette bu namazı kılacaktır. Ancak Cuma namazının edasının şartlarından birinin veya bir kaçının bulunmaması halinde ne olacaktır?

Söz gelimi İmam Ebû Hanîfe’den gelen bir rivayete ve İmam Ebû Yusuf’a göre bir beldede üç-beş yerde Cuma kılınıyorsa, ilk tekbirin alındığı yerdeki namaz sahihtir, diğerleri değildir. İmam eş-Şâfi’î’nin içtihadı da bu doğrultudadır. İmam Ebû Hanîfe’den gelen bir diğer rivayete göre ise bir beldede birden fazla yerde de Cuma kılınabilir.

Mezkûr imamların bu içtihadı esas alındığında, hangi camide önce tekbir alınıp namaza başlandığını tesbit etmek mümkün olmadığı için, kimin namazının sahih olduğu noktasında bir belirsizlik doğacaktır.

Bu sakıncayı ortadan kaldırmak için ulema, Cuma’nın son sünnetinden sonra “zuhr-i ahir” adıyla. tıpkı öğle namazının sünneti gibi 4 rekât bir namaz kılınmasını uygun görmüştür. Eğer Cuma sahih olmuş ise, kılınan 4 rekât bu namaz, –niyette de belirtildiği gibi– kılınmamış en son öğle namazının kazası olur. Eğer Cuma sahih olmamışsa, hiç olmazsa o günün öğle namazı eda edilmiş olur.

Buraya kadar söylenenler, Cuma namazının “edasının” şartlarıyla ilgili idi. Okuyucu sorusunda yer alan “Madem cuma namazı farz değil, neden kılınıyor? Yok cuma namazı farz ise o zaman neden zühr-ü ahir namazı kılınıyor?” tarzındaki ifadelerle dile getirilen husus ise Cuma namazının “vücubu” ile ilgilidir.

Cuma namazının vücubu ile ilgili şartlar mevcut olmadığı zaman elbette öğle namazı avdet edecektir. Ancak gerek Müçtehid İmamlar arasında bu noktada mevcut olan ihtilafların, meselenin zannî/içtihadî olduğunu göstermesi, gerekse Cuma namazının faziletinin bundan daha güçlü delillerle sabit olması sebebiyle en uygun ve ihtiyata en muvafık davranış, Cuma’yı kıldıktan sonra peşinden zuhr-i ahiri de kılmaktır. Böylece şüpheli bir duruma düşmek söz konusu olmayacaktır.

Bir müslümanın ibadetler konusunda titiz davranması ve günaha düşmemek, zimmetten kurtulmak, fazileti kaçırmamak… gibi hassasiyetlerle hareket etmesi tabiidir. Bütün bunlar da Cuma namazının peşinden zuhr-i ahir kılmak ile mümkün olacağına göre, bu namazı kılmaya dikkat göstermek gerekir

Milli Gazete – 12 Haziran 2004

Yazının özgün kaynağına buradan ulaşabilirsiniz.